Uzun aradan sonra yazmak nasip oldu yine. Yazacak şeyler biriktirmek için yaşamak lazımmış. Askerde 30 lu yaşlarıma başladım bile. Geldi ve geçti 6 ay. Hiç bu kadar tefekkür ettiğim bir zaman dilimim olmamıştı. Çok düşündüm, çok üzüldüm, çok sevindim, çok sinirlendim, çok çok çok…
Zamanın nasıl geçtiği hususunu önce düşündüm. Zamane insanı olunca insan, geriye dönüp bakmaya zorlandığımı fark ettim. Orda bir gün üç gündü çünkü. Her saate baktığımda ya bir saat geçmişti, ya da yarım. İradem elimden alınınca zaman geçmez oldu. Mutlu anlar çok çabuk geçti. Yüzümde ki gülümseme geçmeden, yine o karanlık yere tekrar döndüğüm bolca zamanım oldu.
İnsani duygular da farklılaşmıştı. Ya çok seviniyor ya da çok üzülüyordum. Bütün bu insani özelliklerin şiddetleri üç kat daha fazla yaşandı orada. Daha çok özledim, daha çok sevdim. Bir bardak çay ikramı verilebilecek en güzel hediyeydi bana. Beş dakikada içtiğin o çay, beni oradan aldı götürdü olmak istediğim yere. Bir müzisyen arkadaşımın gitarıyla sevdiğim bir şarkıyı tınlatması çok güzeldi. Bir melodi insanı alır götürür mü uzaklara, çok gittim oralara, çok kaldım. Sadece on dakika içinde oluyordu bu olanlar.
İnsan olmanın ne kadar şerefli bir şey olduğunu idrak ettim. İnsanlıktan çıkmanın da ne kadar kolay olduğunu. İnsanı insan yapan şeyin ruh olduğu çok aşikardı. Ahlaklı insan her yerde ahlaklıydı. Sohbet etmeye varsa arkadaşım bir de kahve ya da çay, insan olduğumun farkına varmam çok da zor değildi. Çünkü sadece sayı olarak bir kıymet taşıdığın o yerde, insan olduğumu kendim hatırlamalıydım. Onlarca insanla aynı yerde yaşamak zor oluyordu. Aldığın eğitim, okuduğun okul önemli değildi orada. Her tarzdan her yaştan ve kimlikten insanla aynı havayı soluyordum. Farklı diye tanımladığım insanlarla zaman içerisinde müşterek bir şeyler buluyordum konuşacak. Dinliyor ve gözlem yapıyordum. İnsanların hayattan beklentileri, amacı farklı olsa da o yerde mecburdum yaşamaya. Normalde dönüp bakmadığım, hiç aynı yerde olamayacağım insanlarla iki metrekarelik bir nöbet kulübesinde sohbet ediyordum, sözünü kesmeden, müdahele etmeden.
Bazen kaçıp, gitmek istiyordum olmak istediğim yere. Dua ediyordum sabır diyordum, tevekkülü en çok orada öğrendim. Bir telefon, bir mektup, ufak bir hatıra geçmişimden çok kıymetliydi. Hayallerim olmasa, umutlarım olmasa yaşamak ağırdı. Bitmeyecek dediğim günüm olduğunda hayaller ve dualar devreye giriyordu. Ömrümü bir düğmeye basıp ileri sarmak istiyordum. Olmuyordu maalesef. Çünkü yaratanın bana verdiği ömrün her dakikasında bir anlam vardı. Bu anlamı bulmalıydım.
Anlatacak çok şey var size göre kısa, bana göre uzun altı aydan. İnşallah bir şeyler katmıştır bana, alacağımı inşallah almışımdır o dönemden. Küçük bir tavsiye size, zamanın nasıl geçtiğini görmek istiyorsanız bir yerlere tarih atın (biz askerde şafak yazma derdik). Dönüp baktığınızda günlerin ve ömrün geçtiğini fark edeceksiniz.
Bizlere verilen ömürde askerdeki altı ay misali, sınırlı ve bitecek. Kimimiz kısa dönem, kimimiz de uzun dönemiz hayatta. Umarım askerlik bittiğinde askerliğin manasını anlarız. İnşallah tezkere belgemizi sağ tarafımızdan alırız dostlarım. Sevgi ve muhabbetle…
04.05.2014