Her seferinde giderken heyecanlandığım, ama dönerken de derin nefes aldığım şehirden ayrıldığında bile ondan sana bir şeyler kalan İstanbul sanki bütün duyguların hep bir arada yaşandığı mistik bir şehirdi bana.
Havaalanından itibaren bir anda sanki oraya ilk seferki gidiş gibi bir acemilik sarıyor beni Ankara ve İzmirde yaşamama rağmen sanki hiç büyükşehirde yaşamamış hissi uyandırıyor bende tıpkı Yeşilçam filmlerindeki Haydarpaşa’ya yeni inen Orhan Gencebay, Ediz Hun gibi… Mistik şehir uyuşturucu gibi yavaş yavaş kanına giriyor. Boğazla başlıyosun uyuşmaya, Kabataşla, İstiklalle, Üsküdarla, Kadıköyle damarlarında dolaşıyor. Sonunda yoruyor ve sızıyorsun. Uyandığında hala dünün etkisi altındasın, ama tam da olmamış hani, aşık olmuşsun ama hayat kadınına, sonra tekrar başlıyosun Sultanahmet, Mihrimah Sultan, Kuşkonmaz ve niceleri… Bi bakmışsın iki günde İstanbullu olmuşsun, bi kere kullandın mı bir daha istiyor canın. Sonra mantığın devreye giriyor ve yavaş yavaş itmeye başlıyor seni şehir. İlk gün gördüğün hoşuna giden kalabalık üzerine geliyor, yemek yediğin yer sevimsiz, garsonlar suratsız geliyor. Dolmuş, minibüs yoruyor ama yürüyecek dermanında kalmıyor. İstanbulu tam kıvamında almalısın vücüduna fazlası mazaallah kötüye götürüyor seni. Ya hiç başlamayacaksın İstanbula ya da altın vuruşa gideceksin. Ben bir kere denedim diyemiyor ademoğlu.
Bu garip şehir her dinden, mezhepten, her milletten insanı kendine aşık eder. Medeniyetler yıkar, yenisini kurar, çağ bitirir ve başlatır bu şehir. Korkutuyor insanı İstanbul, bir gün aşık olduğun kötü kadın ölebilir, ölmesini de istemiyorsun; senin olmasını da. O kadın orda dursun istiyorsun. İstanbulu dinliyorsun gözlerin kapalı…
Selam ve sevgi ile
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder